ÖLÜM
KIYAMET
CEHENNEM
Bizim,
sizi boş bir amaç uğruna
yarattığımızı
ve gerçekten Bize döndürülüp
getirilmeyeceğinizi
mi sanmıştınız?
(Müminun Suresi, 115)
HARUN
YAHYA
Bu
kitapta kullanılan ayetler, Ali Bulaç'ın
hazırladığı
"Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı" isimli mealden
alınmıştır.
Altıncı
Baskı: Kasım 2003
Yedinci
Baskı: Ekim 2004
Sekizinci
Baskı:Aralık 2004
Dokuzuncu
Baskı:Aralık 2005
Onuncu
Baskı:Şubat 2006
Onbirinci
Baskı:Mart 2006
ARAŞTIRMA
YAYINCILIK
Talatpaşa
Mah. Emirgazi Caddesi
İbrahim Elmas İşmerkezi
A
Blok Kat 4 Okmeydanı - İstanbul
Tel: (0 212) 222 00 88
Baskı:
Seçil Ofset
100. Yıl Mahallesi MAS-SİT Matbaacılar Sitesi
4. Cadde No: 77
Bağcılar-İstanbul
Tel: (0 212) 629 06 15
www.harunyahya.org - www.harunyahya.net
İÇİNDEKİLER
1.
ÖLÜM
Giriş
Batıl İnançlar ve
Gerçekler
Gafletin Kalın
Perdesi
Gerçek Ölüm ve
Görünen Ölüm
Dünya Hayatının
Geçiciliği
Ölümden İbret
Almayanların Dünya ve Ahiretteki Durumları
2.
KIYAMET
Giriş
Evrenin Ölümü
Sur'a İkinci Kez
Üflenmesi ve Ölülerin Diriltilmesi
3.
CEHENNEM
Giriş
Cehennemdeki Azap
Ortamı
Cehennemdeki
Manevi Azap
DARWINİZM'İN
ÇÖKÜŞÜ
OKUYUCUYA
Bu
kitapta ve diğer çalışmalarımızda evrim teorisinin çöküşüne özel bir yer
ayrılmasının nedeni, bu teorinin her türlü din aleyhtarı felsefenin temelini
oluşturmasıdır. Yaratılışı ve dolayısıyla Allah'ın varlığını inkar eden Darwinizm, 140 yıldır
pek çok insanın imanını kaybetmesine ya da kuşkuya düşmesine neden olmuştur.
Dolayısıyla bu teorinin bir aldatmaca olduğunu gözler önüne sermek çok önemli
bir imani görevdir. Bu önemli hizmetin tüm
insanlarımıza ulaştırılabilmesi ise zorunludur. Kimi okuyucularımız belki tek
bir kitabımızı okuma imkanı bulabilir. Bu nedenle her
kitabımızda bu konuya özet de olsa bir bölüm ayrılması uygun
görülmüştür.
Belirtilmesi
gereken bir diğer husus, bu kitapların içeriği ile ilgilidir. Yazarın tüm
kitaplarında imani konular Kuran ayetleri
doğrultusunda anlatılmakta, insanlar Allah'ın ayetlerini öğrenmeye ve yaşamaya
davet edilmektedirler. Allah'ın ayetleri ile ilgili tüm konular, okuyanın
aklında hiçbir şüphe veya soru işareti bırakmayacak şekilde açıklanmaktadır.
Bu
anlatım sırasında kullanılan samimi, sade ve akıcı üslup ise kitapların yediden
yetmişe herkes tarafından rahatça anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu etkili ve
yalın anlatım sayesinde, kitaplar "bir solukta okunan kitaplar" deyimine tam
olarak uymaktadır. Dini reddetme konusunda kesin bir tavır sergileyen insanlar
dahi, bu kitaplarda anlatılan gerçeklerden etkilenmekte ve anlatılanların
doğruluğunu inkar
edememektedirler.
Bu
kitap ve yazarın diğer eserleri, okuyucular tarafından bizzat okunabileceği
gibi, karşılıklı bir sohbet ortamı şeklinde de okunabilir. Bu kitaplardan
istifade etmek isteyen bir grup okuyucunun kitapları birarada okumaları, konuyla ilgili kendi tefekkür ve
tecrübelerini de birbirlerine aktarmaları açısından yararlı
olacaktır.
Bunun
yanında, sadece Allah rızası için yazılmış olan bu kitapların tanınmasına ve
okunmasına katkıda bulunmak da büyük bir hizmet olacaktır. Çünkü yazarın tüm
kitaplarında ispat ve ikna edici yön son derece güçlüdür. Bu sebeple dini
anlatmak isteyenler için en etkili yöntem, bu kitapların diğer insanlar
tarafından da okunmasının teşvik edilmesidir.
Kitapların
arkasına yazarın diğer eserlerinin tanıtımlarının eklenmesinin ise önemli
sebepleri vardır. Bu sayede kitabı eline alan kişi, yukarıda söz ettiğimiz
özellikleri taşıyan ve okumaktan hoşlandığını umduğumuz bu kitapla aynı
vasıflara sahip daha birçok eser olduğunu görecektir. İmani ve siyasi konularda yararlanabileceği zengin bir
kaynak birikiminin bulunduğuna şahit olacaktır.
Bu
eserlerde, diğer bazı eserlerde görülen, yazarın şahsi kanaatlerine, şüpheli
kaynaklara dayalı izahlara, mukaddesata karşı gereken adaba ve saygıya dikkat
etmeyen üsluplara, burkuntu veren ümitsiz, şüpheci ve
ye'se sürükleyen anlatımlara rastlayamazsınız.
YAZAR
ve ESERLERİ HAKKINDA
Harun
Yahya müstear ismini kullanan yazar Adnan Oktar, 1956 yılında Ankara'da doğdu.
İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara'da tamamladı. Daha sonra İstanbul Mimar
Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Felsefe
Bölümü'nde öğrenim gördü. 1980'li yıllardan bu yana, imani, bilimsel ve siyasi konularda pek çok eser hazırladı.
Bunların yanı sıra, yazarın evrimcilerin sahtekarlıklarını, iddialarının geçersizliğini ve Darwinizm'in kanlı ideolojilerle olan karanlık
bağlantılarını ortaya koyan çok önemli eserleri
bulunmaktadır.
Harun
Yahya'nın eserleri yaklaşık 30.000 resmin yer aldığı toplam 45.000 sayfalık bir
külliyattır ve bu külliyat 41 farklı dile çevrilmiştir.
Yazarın
müstear ismi, inkarcı düşünceye karşı mücadele eden iki peygamberin hatıralarına
hürmeten, isimlerini yad etmek için Harun ve Yahya
isimlerinden oluşturulmuştur. Yazar tarafından kitapların kapağında Resulullah'ın mührünün kullanılmış olmasının sembolik anlamı
ise, kitapların içeriği ile ilgilidir. Bu mühür, Kuran-ı Kerim'in Allah'ın son
kitabı ve son sözü, Peygamberimiz (sav)'in de hatem-ül enbiya olmasını remzetmektedir. Yazar da, yayınladığı tüm çalışmalarında,
Kuran'ı ve Resulullah'ın sünnetini kendine rehber
edinmiştir. Bu suretle, inkarcı düşünce sistemlerinin
tüm temel iddialarını tek tek çürütmeyi ve dine karşı
yöneltilen itirazları tam olarak susturacak "son söz"ü söylemeyi
hedeflemektedir. Çok büyük bir hikmet ve kemal sahibi olan Resulullah'ın mührü, bu son sözü söyleme niyetinin bir duası
olarak kullanılmıştır.
Yazarın
tüm çalışmalarındaki ortak hedef, Kuran'ın tebliğini dünyaya ulaştırmak,
böylelikle insanları Allah'ın varlığı, birliği ve ahiret gibi temel imani konular
üzerinde düşünmeye sevk etmek ve inkarcı sistemlerin
çürük temellerini ve sapkın uygulamalarını gözler önüne
sermektir.
Nitekim
Harun Yahya'nın eserleri Hindistan'dan Amerika'ya, İngiltere'den Endonezya'ya,
Polonya'dan Bosna Hersek'e, İspanya'dan Brezilya'ya,
Malezya'dan İtalya'ya, Fransa'dan Bulgaristan'a ve Rusya'ya kadar dünyanın daha
pek çok ülkesinde beğeniyle okunmaktadır. İngilizce, Fransızca, Almanca,
İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Urduca, Arapça, Arnavutça, Rusça, Boşnakça,
Uygurca, Endonezyaca, Malayca, Bengoli, Sırpça, Bulgarca, Çince, Kishwahili (Tanzanya'da kullanılıyor), Hausa (Afrika'da yaygın olarak kullanılıyor), Dhivelhi (Mauritus'ta
kullanılıyor), Danimarkaca ve İsveçce gibi pek çok dile çevrilen eserler, yurt dışında
geniş bir okuyucu kitlesi tarafından takip edilmektedir.
Dünyanın
dört bir yanında olağanüstü takdir toplayan bu eserler pek çok insanın iman
etmesine, pek çoğunun da imanında derinleşmesine vesile olmaktadır. Kitapları
okuyan, inceleyen her kişi, bu eserlerdeki hikmetli, özlü, kolay anlaşılır ve
samimi üslubun, akılcı ve ilmi yaklaşımın farkına varmaktadır. Bu eserler
süratli etki etme, kesin netice verme, itiraz edilemezlik, çürütülemezlik
özellikleri taşımaktadır. Bu eserleri okuyan ve üzerinde ciddi biçimde düşünen
insanların, artık materyalist felsefeyi, ateizmi ve diğer sapkın görüş ve
felsefelerin hiçbirini samimi olarak savunabilmeleri mümkün değildir. Bundan
sonra savunsalar da ancak duygusal bir inatla savunacaklardır, çünkü fikri
dayanakları çürütülmüştür. Çağımızdaki tüm inkarcı
akımlar, Harun Yahya Külliyatı karşısında fikren mağlup
olmuşlardır.
Kuşkusuz
bu özellikler, Kuran'ın hikmet ve anlatım çarpıcılığından kaynaklanmaktadır.
Yazarın kendisi bu eserlerden dolayı bir övünme içinde değildir, yalnızca
Allah'ın hidayetine vesile olmaya niyet etmiştir. Ayrıca bu eserlerin basımında
ve yayınlanmasında herhangi bir maddi kazanç
hedeflenmemektedir.
Bu
gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, insanların görmediklerini görmelerini
sağlayan, hidayetlerine vesile olan bu eserlerin okunmasını teşvik etmenin de,
çok önemli bir hizmet olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu
değerli eserleri tanıtmak yerine, insanların zihinlerini bulandıran, fikri
karmaşa meydana getiren, kuşku ve tereddütleri dağıtmada, imanı kurtarmada güçlü
ve keskin bir etkisi olmadığı genel tecrübe ile sabit olan kitapları yaymak ise,
emek ve zaman kaybına neden olacaktır. İmanı kurtarma amacından ziyade,
yazarının edebi gücünü vurgulamaya yönelik eserlerde bu etkinin elde
edilemeyeceği açıktır. Bu konuda kuşkusu olanlar varsa, Harun Yahya'nın
eserlerinin tek amacının dinsizliği çürütmek ve Kuran ahlakını yaymak olduğunu,
bu hizmetteki etki, başarı ve samimiyetin açıkça görüldüğünü okuyucuların genel
kanaatinden anlayabilirler.
Bilinmelidir
ki, dünya üzerindeki zulüm ve karmaşaların, Müslümanların çektikleri eziyetlerin
temel sebebi dinsizliğin fikri hakimiyetidir. Bunlardan
kurtulmanın yolu ise, dinsizliğin fikren mağlup edilmesi, iman hakikatlerinin
ortaya konması ve Kuran ahlakının, insanların kavrayıp yaşayabilecekleri şekilde
anlatılmasıdır. Dünyanın günden güne daha fazla içine çekilmek istendiği zulüm,
fesat ve kargaşa ortamı dikkate alındığında bu hizmetin elden geldiğince hızlı
ve etkili bir biçimde yapılması gerektiği açıktır. Aksi halde çok geç
kalınabilir.
Bu
önemli hizmette öncü rolü üstlenmiş olan Harun Yahya Külliyatı, Allah'ın
izniyle, 21. yüzyılda dünya insanlarını Kuran'da tarif edilen huzur ve barışa,
doğruluk ve adalete, güzellik ve mutluluğa taşımaya bir vesile
olacaktır.
~
1 ~
ÖLÜM
De
ki: "Elbette sizin kendisinden
kaçtığınız
ölüm, şüphesiz sizinle
karşılaşıp-buluşacaktır.
Sonra gaybı da,
müşahede
edilebileni de bilen (Allah)a
döndürüleceksiniz;
O da size
yaptıklarınızı
haber verecektir."
(Cuma
Suresi, 8)
GİRİŞ
Ölüm sizi her an
yakalayabilir.
Kimbilir o an, belki de şu
andır ya da size çok yaklaşmıştır.
Belki de bu
satırlar ahlakınızı yeniden düşünmeniz için ölümünüzden önce size tanınmış son
bir fırsat, son bir hatırlatma, son bir uyarıdır. Siz bu satırları okurken bir
saat sonra hayatta kalacağınızdan emin olamazsınız. Bir saat sonra hayatta
olsanız bir sonraki saate erişeceğinizin hiçbir garantisi yoktur. Saat değil bir
dakika, hatta bir saniye sonra bile hayatta olacağınız kesin değildir. Bu kitabı
sonuna kadar okuyup bitireceğinizin de hiçbir garantisi yoktur. Ölüm size, büyük
bir ihtimalle, bir dakika öncesinde ölmeyi hiç aklınızdan geçirmediğiniz bir
anda gelecektir.
Mutlaka
öleceksiniz, tüm sevdikleriniz de ölecek, sizden önce ya da sonra mutlaka
ölecekler. Bundan 100 sene sonra dünya üzerinde sizin tanıdığınız hiçbir canlı
insan kalmayacak.
Her insanın, kendi
hayatı hakkında bitmek tükenmek bilmeyen planları vardır. Liseyi bitirmek,
üniversiteye girebilmek, mezun olmak, iş sahibi olmak, ev sahibi olmak, evlenip
çoluk çocuk sahibi olmak, çocuğunu büyütmek, emekli olmak, huzurlu bir hayata
kavuşmak gibi... Bunların dışında, herkesin, kendi içinde bulunduğu durum ve
şartlara göre daha binlerce konuda çok kapsamlı plan ve tasarıları vardır.
Oysa bu planların
hiçbirinin gerçekleşeceği kesin değildir. Buna karşın ölüm, yüzde yüz
gerçekleşecektir.
Yıllarca çalışıp
çabalayıp üniversiteye giren bir öğrenci okuluna giderken ölebilir. Ya da yeni
işe giren bir kişi işine giderken veya evlenenler düğünden dönerken ani bir
trafik kazası sonucunda ölebilirler. Başarılı bir iş adamı ise, işlerini çabuk
halledebilmek, gideceği yere daha çabuk ulaşıp vakit kazanmak ve daha çok şeyler
yapabilmek için uçak yolculuğunu tercih eder. Fakat uçak düşebilir ve hayatı hiç
düşünmediği şekilde son bulabilir.
Geriye kalan
planlarını gerçekleştiremeden, bir daha asla tamamlanmayacak bir şekilde yarıda
bırakarak, dönüşü olmayan bir yere giderler... Oysa o gittikleri yer için
hazırladıkları hiçbir planları yoktur. Gerçekleştiremeyecekleri planları
yıllarca en ince ayrıntısına kadar düşünmüşlerdir, ama gerçekleşeceği kesin olan
ölüm hakkında hiçbir şey düşünmemişlerdir.
Peki akla ve bilince
sahip bir insan hangisine öncelik vermelidir? Gerçekleşeceği kesin olan hakkında
mı, yoksa olmayan hakkında mı plan kurmalıdır? İnsanların bir kısmı, kesin
olmayana önem verirler. Hayatın hangi safhasında olursa olsun bütün planlarını,
gelecekte daha iyi ve daha mükemmel bir hayata kavuşabilmek için yaparlar.
Eğer insan ölümsüz
olsaydı, bu davranış gerçekten de mantıklı olacaktı. Fakat bütün planlar, ölüm
denen mutlak sona mahkumdur. Bu nedenle, kesin olan
ölümü bırakıp kesin olmayanları önemsemek, kesinlikle akıl dışıdır.
Ama insanlardan
bazıları, akıllarını kaplamış garip bir gaflet hali nedeniyle bir türlü bu açık
gerçeği fark edemezler. Uzun yıllar
yaşayacaklarını hatta hiç
ölmeyeceklerini varsayarak sadece dünyada belirledikleri hedeflere ulaşmak için
çabalarlar. Ölümle birlikte başlayacak olan gerçek hayatlarını düşünmezler. Ona
yönelik bir hazırlık yapmazlar. Hesap
günü bu gerçekle yüz yüze kaldıklarında ise telafisi
olmayan bu büyük hatadan dolayı çok derin bir
pişmanlık
duyarlar.
Bu broşür, insana
bu çok önemli gerçekleri düşündürmek ve hızla yaklaşan büyük olayı haber vermek
için yazılmıştır... Bu büyük olay, kesindir.
Dolayısıyla,
düşünmekten kaçmak, hiçbir şekilde çözüm değildir.
BATIL
İNANÇLAR VE GERÇEKLER
Her canlı varlık
gibi insan da bir gün ölmek üzere doğar. Kimileri çok küçük yaşta hayata veda
ederken, kimileri genç, kimileri orta, kimileri de ileri yaşlarda bu dünyayı
terk ederler. Kimsenin sahip olduğu malı-mülkü, serveti, makamı, mevkisi,
şöhreti, itibarı, kuvveti ve güzelliği, ölümü kendisinden uzaklaştıramaz. Herkes
istisnasız ölüme boyun eğmiştir ve bundan sonra da eğmeye devam edecektir.
Pek çok insan,
ölümü düşünmek istemez. Bu mutlak sonun kendi başına da geleceğini aklına
getirmez. İnsanların bir kısmı düşünmedikleri sürece, ölümle karşılaşmayacakları
gibi batıl bir inanç geliştirmişlerdir. Halk arasında ölümle ilgili konu açan
herhangi bir kişi hemen şom ağızlı olarak nitelenir ve bu konu hemen,
ağzından yel alsın gibi anlamsız sözlerle kapattırılır. Halbuki ölümden söz eden bir insan, Allahın çok büyük
ayetlerinden birini hatırlatmakta ve insanların üzerindeki kalın gaflet
perdesinin biraz da olsa aralanmasına vesile olmaktadır. Ancak gafleti, yaşam
biçimi haline getirmiş gafil bir kitle, kendilerini rahatsız eden bu tür
gerçeklerin hatırlatılmasından çok huzursuz olurlar. Oysa bu kişiler,
hayattayken ölümü düşünmekten ne kadar kaçarlarsa, ölümün gerçeğiyle
karşılaştıklarındaki rahatsızlıkları da o kadar şiddetli olur. Bu dünyadaki
gafletleri ne kadar büyükse ölüm anında, kıyamet gününde ve ebedi azaptaki
dehşet, şaşkınlık ve azapları o derece büyük olur.
Zamanın
ilerlemesine rağmen kendini yaşlanmaya ve ölüme karşı koruyabilmiş tek bir insan
gösteremezsiniz. Ölmeyecek tek bir insan bulamazsınız. Çünkü insan kendi
bedeninin ve kendi hayatının sahibi değildir. Yaşamaya karar verip hayatını
kendisinin başlatmamış oluşu, bunun bir göstergesidir. Bir diğer göstergesi ise,
hayatını sona erdiren ölüme müdahale edemeyişidir. Hayatın sahibi, onu verendir.
Ve O, dilediği zaman da o hayatı geri alır. Hayatın sahibi olan Allah,
Peygamberimiz (sav)e vahyettiği Senden önce hiçbir
beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?
(Enbiya Suresi, 34) ayetiyle, bunu haber verir.
Yalnızca şu anda,
dünyada milyarlarca insanın var olduğu göz önünde bulundurulursa, ilk insandan
bu yana, sayısız insan yaşamıştır. Bu insanların hepsi de istisnasız ölümü
tatmışlardır. Günümüzden önce yaşayanların da şu anda yaşamakta olanların da
kesinlikle başlarına gelmiş ya da gelecek olan kesin bir sondur ölüm. Kimse
kendini bu kaçınılmaz sondan kurtaramaz. Kuranda, bu konu şu şekilde
bildirilir:
Her
nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir.
Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa
ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i İmran
Suresi, 185)
Ölümü
Tesadüf ya da Talihsizlik Sanma Yanılgısı
Ölüm, her olay
gibi, Allahın dilemesiyle hayır ve hikmetle gerçekleşir. Bir insanın doğum
tarihi nasıl belliyse, aynı şekilde ölüm tarihi de daha o doğmamışken,
dakikasına, saniyesine kadar bellidir. İnsan da kendisine verilen süreyi her
saniye biraz daha tüketerek, o son ana doğru hızla yaklaşır. Herkesin ölümünün
yeri, zamanı ve şekli kaderinde belirlenmiştir.
Buna rağmen
insanların bir kısmı ölümün, Allahın ona sebep olarak yarattığı olaylar
zincirinin bir sonucu olduğunu sanırlar. Her gün gazetelerde ölüm haberlerini
okur, ardından da, Eğer bir tedbir alınsaydı sonuç bu şekilde olmazdı; şöyle
yapılsaydı ölmezdi gibi cahilce mantıklar yürütürler. Halbuki her insan kendisine tanınmış süreden ne bir saniye
eksik ne de bir saniye fazla yaşayamaz. Ancak, imanın verdiği bilinçten uzak
olan insanlar, her olaya olduğu gibi ölüme de tesadüfler zincirinin bir parçası
olarak bakarlar. Allah Kuranda, tamamen inkarcılara
özgü olan böyle çarpık bir zihniyetten müminleri
sakındırır:
Ey
iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip
dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: Yanımızda
olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi diyenler gibi olmayın. Allah, bunu
onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren
Allahtır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Al-i İmran Suresi,
156)
Ölümü bir tesadüf
sanmak büyük bir akılsızlıktır. Ve bu durum, üstteki ayetten de anlaşılacağı
gibi, insana büyük bir manevi azap, karşı konulamaz bir sıkıntı verir. İnkar edenler, yakınlarını ve sevdiklerini kaybettiklerinde
bu büyük azabı yaşarlar. Ölenin aslında bir kurtulma ihtimali olduğunu, fakat
aksilik, tedbirsizlik gibi durumlar yüzünden zamansız öldüğünü düşünürler. Bu
düşünce de onların üzüntü, pişmanlık ve acılarının katlanarak artmasına neden
olur. Çektikleri bu sıkıntı ve acı, gerçekte inançsızlıklarının azabından başka
bir şey değildir.
Oysa olayın çok
önemli bir sırrı vardır; ölümün sebebi, ne bir kaza, ne bir hastalık, ne de
başka bir şeydir. Bütün bu sebepleri yaratan Allahtır. Kaderimizde belirtilen
süre dolduğu zaman, yukarıda sayılan sebeplerden herhangi bir tanesi nedeni ile
hayatımız sona erer. Ve insan, elindeki tüm maddi imkanını seferber etse dahi, kendisi için belirlenmiş olan
ölüm zamanından bir an bile fazla yaşayamaz. Kuranda bu İlahi kanun şöyle haber
verilir:
Allahın
izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir
yazıdır... (Al-i İmran Suresi, 145)
Kader
Anlayışındaki Çarpıklık
Özellikle ölüm
konusuyla ilgili olarak, halk arasında kader hakkında pek çok yanlış kanaat
vardır. Kaderini yenmek, kaderini değiştirmek gibi yanlış mantıklar toplumda
oldukça yaygındır. Kimi insanlar birtakım beklenti ve tahminlerini kader
zannedip, bunların gerçekleşmediğini görünce de kaderin belirlendiği gibi
gitmediğini, değiştiğini sanırlar. Sanki kaderi önceden okumuş da, olaylar
okudukları şekilde gelişmemiş gibi akılsızca bir tavır takınırlar. Bu tür çarpık
ve tutarsız mantıklar, kaderin anlamının tam olarak kavranamamış olmasından
kaynaklanır.
Kader, zaman ve
mekan kavramlarını yoktan var eden ve bunları tamamen
kontrol ve hakimiyetinde bulunduran, zaman ve mekana tabi olmayan Allahın,
geçmiş ve gelecekteki tüm olayları zamansızlık boyutunda tespit etmesi ve
yaratmasıdır. Yaşanmış ve yaşanacak bütün olaylar zinciri, an an, detay detay Allah Katında
planlanmış ve yaratılmıştır.
Zamanı Allah
yaratmıştır, bu yüzden O, zamana bağımlı değildir. Allahın Katında herşeyin başı da, sonu da, sonsuzluk şeridindeki yeri de
bellidir. Herşey olup bitmiştir. Nasıl bir filmi
seyreden kişinin o film üzerinde herhangi bir değişiklik yapmaya güç ve imkanı
yoksa, insanların da tabi oldukları kader üzerinde bir
etkileri olamaz. İnsanlar kader üzerinde değil, kader insanlar üzerinde
belirleyici ve yaptırıcı bir unsurdur. Herşeyiyle
kaderin bir parçası olan insan o kaderden bağımsız bir şekilde davranamaz.
Kaderin dışına çıkamaz. Bu bir video kasetteki filmde
yer alan oyuncunun, kasetten dışarı sıyrılıp maddi bir boyut kazanarak videonun
başına oturması ve kendi bulunduğu kasette silmeler, eklemeler, değişiklikler
yapmasına benzer ki, elbette bu kendi içinde çelişkili ve mantıksız bir
durumdur.
Dolayısıyla,
kaderi yenme, kaderin akışını değiştirme gibi bir durum söz konusu bile olamaz.
Unutulmamalıdır ki, ben kaderimi değiştirdim diyen bir insan da, aslında
kaderinde yazılı olan bir cümleyi söylemektedir.
Bunu bir örnekle
açıklamak istersek; bir insan günlerce komada kalabilir, yeniden yaşama dönmesi
imkansız gibi gözükebilir. Fakat aynı insanın,
beklenenin aksine, tekrar eski sağlığına kavuşması, onun kaderini yendiği ya
da doktorların onun kaderini değiştirdiği anlamına gelmez. Bu olay, o kişinin,
kaderinde kendisi için belirlenmiş süreyi doldurmadığını gösterir. Bu da aynı
kaderin bir parçasından başka bir şey değildir. Herşey
gibi hastalanması ve tekrar iyileşmesi de Allah Katında yazılıp tespit
edilmiştir. Bir ayette Allah şöyle buyurur:
...
Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta
(yazılı)dır. Gerçekten bu Allaha göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
İnsanlar arasında
yaygın olan bir başka yanlış kanaate göre de, 80 yaşında birinin ölümü ecel,
küçük bir çocuğun, genç bir insanın ya da orta yaşlı bir kişinin ölümü
beklenmedik bir olaydır. Bu yanlış mantıkla düşünen insanlar, ölümü
kabullenip, olağan karşılayabilmek için kendi belirledikleri bazı şartların
bulunmasını isterler. Bu gafil insanlara göre, uzun süren ağır bir hastalık
sonucu gelen ölüm genellikle doğal karşılanabilir, fakat ani bir hastalık ya da
kaza sonucu gelen ölüm zamansızdır. Bu yüzden, çoğu zaman ölümler isyankar bir ruh haliyle karşılanır. Ancak bu mantık,
Allahın adaletinin, sonsuz merhametinin, herşeyi
hayır ve hikmetle yarattığının tam olarak takdir edilemediğinin göstergesidir.
Bu psikolojiye sahip olan herkes Allaha tam bir teslimiyetle teslim olmadığı
için dünya hayatında sürekli bir sıkıntı ve keder içinde yaşamaya mahkum kalacaktır.
Reenkarnasyon
İnancı
Ölüm hakkında
çeşitli kesimlerde yaygın olan batıl inançlardan birisi de reenkarnasyondur. Öldükten sonra çeşitli kereler farklı yer
ve zamanlarda ve farklı kimliklerle dirilerek yeniden dünyaya gelme şeklinde
açıklanan reenkarnasyon, gerek iman etmeyenler gerekse
çeşitli batıl inanışların mensupları arasında, son zamanlarda ilgi gören sapkın
bir akım haline gelmiştir.
Teknik olarak
hiçbir delile dayanmamasına rağmen bu tür batıl inançların taraftar toplamasının
başlıca sebebi, dini inancı olmayan insanların bilinçaltlarındaki, öldükten
sonra yok olma endişesidir. Dini inançları zayıf olan kimseler de, dünyada
yaptıklarının karşılığı olarak ahirette cehennem gibi
bir cezanın kendilerini beklediğini bildikleri için ya da en azından ihtimal
verdikleri için öldükten sonra ahirete gitme
gerçeğinden rahatsız olurlar. Her iki sınıf için de öldükten sonra dünyaya
tekrar tekrar gelmek son derece cazip bir durumdur. Bu
yüzden bu işin istismarını yapan belirli kesimlerin birkaç göz boyama
seansıyla, daha fazla delil aramadan reenkarnasyon gibi
bir safsatayı seve seve
benimserler.
Bu sapkın
düşünceye, bazı dönemlerde Müslüman çevrelerden kendisine aydın, entellektüel, ilerici görünümü vermek isteyen bazı kişiler
de olumlu bakmaktadır. Olayın asıl ciddi yönü ise, bu tür kimselerin söz konusu
sapkın iddialarına Kuran ayetlerinden delil getirmeye ve ayetlerin açık ve net
ifadelerini, dillerini eğip bükerek kendi yorumlarına delil göstermeye
çalışmalarıdır. Burada vurgulanmak istenen temel konu da, bu sapkın itikadın
kesinlikle Kuran ve İslam dışı olduğu ve Kuranın açık ayetleriyle tamamen
çeliştiğidir.
Reenkarnasyonun
Kuranda geçtiğini iddia edenlerin delil olarak öne sürdükleri birkaç ayetten
biri Mümin Suresinin 11. ayetidir. Ayette şöyle
buyrulmaktadır:
Dediler
ki: Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin; biz de
günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı ? (Mümin Suresi,
11)
Reenkarnasyoncular
bu ayette, insanın dünyada bir kere yaşayıp öldükten sonra tekrar diriltilerek
dünyada ikinci bir yaşama başladığını, bu suretle ruhunun gelişimini
tamamladığını ve bu ikinci yaşamını takip eden ikinci ölümünden sonra ahirette diriltildiğini iddia ederler.
Oysa ayete göre
insanın iki defa ölü iki defa diri hali olduğu anlaşılmaktadır. Üçüncü bir ölü
ya da dirilik hali söz konusu değildir. Bu durumda doğal olarak akla, insanın en
baştaki durumunun ölü mü ya da diri mi olduğu sorusu gelir. Bu sorunun cevabını
ise Bakara Suresinin 28. ayetinde buluruz:
Nasıl
oluyor da Allahı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi
o diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra Ona
döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28)
Ayet açıktır;
insan başlangıçta ölüdür, yani yaratılışının temeli başlangıçta, ayetlerde de
bildirilen toprak, su, çamur gibi cansız maddelerden oluşmaktadır. Daha sonra
Allah bu cansız yığına bir düzen içinde şekil verip diriltir. Birinci ölüm ve
birinci diriliş gerçekleşmiştir. Birinci dirilişten belli bir süre sonra insan,
yaşamı sona erince tekrar öldürülür, ilk ölümünde olduğu gibi toprağa geri
döner, çürüyüp-ufalanıp toz haline gelir. Bu da ikinci defa ölü haline
geçişidir. Geriye ise ikinci ve son diriltilmesi kalmıştır. Bu da ahiretteki dirilmesidir. İkinci ve son diriliş ahiretteki dirilme olduğuna göre, dünya hayatında ikinci bir
diriliş söz konusu olamaz. Aksi takdirde bu tür bir iddia üçüncü bir dirilişi
gerektirir ki böyle bir durumdan hiçbir ayette söz edilmez. Görüldüğü gibi ne
Mümin Suresi 11. ayetinden, ne de Bakara Suresi 28. ayetinden insanın dünyada
birden fazla kez diriltildiği anlamı çıkmaz. Tam tersine bir kere dünyada bir
kere de ahirette dirilişin olduğu ayetlerden açık bir
şekilde anlaşılmaktadır.
Bunun dışında,
Kurandaki pek çok ayet de insanın içinde imtihan edildiği tek bir dünya hayatı
olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin ölümden sonra tekrar dünyaya dönüş
olmadığı, Allahın buna kesin olarak izin vermeyeceği ayetlerde şöyle
bildirilmektedir:
Sonunda,
onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: Rabbim, beni geri çevirin. Ki,
geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım.
Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların
önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.
(Müminun Suresi, 99-100)
Ayette, kişiye
ölüm geldikten sonra yeniden dünya hayatına bir dönüş, bir telafi imkanı bulunmadığı anlatılırken inkarcıların, bunun aksine
ikinci bir diriliş ve dünyaya dönüş beklentisine sahip oldukları da dikkat
çekmektedir. Allah bunun hiçbir geçerliliği bulunmayan ve inkarcıların kendi söyledikleri bir sözden ibaret olduğunu
açıkça belirtir.
Başka ayetlerde de
cennettekilerin ilk ölümden başka bir ölüm tatmayacakları şöyle
bildirilir:
Orda,
ilk ölümün dışında başka ölüm tatmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından
korumuştur. Senin Rabbinden, bir fazl ve (lütuf)
olarak. İşte büyük mutluluk ve kurtuluş budur. (Duhan Suresi, 56-57)
Cennet ehlinin,
birinci ölümleri dışında başka bir ölüm tatmayacaklarından dolayı duydukları
sevinç bir başka ayette şöyle geçer:
Nasıl,
biz ölecek olanlar değil miymişiz? Yalnızca birinci ölümümüzden başka (öyle mi)?
Ve biz azaba
uğratılacak olanlar değil miymişiz?
(Saffat Suresi, 58-59)
Üstteki ayetler o
kadar açıktır ki, insanın yaşadığı tek bir ölüm olduğu, hiçbir tevile yer
bırakmayacak netlikte vurgulanmaktadır. Önceki ayetlerde iki ölümden
bahsedildiği halde, neden burada tek bir ölümden başka ölüm tadılmayacağının
söylendiği gibi bir soru akla gelebilir. Bunun cevabı Duhan Suresinin 56. ayetindeki ölümü tatma ifadesinde
kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira, insanın
bilinçli olarak tattığı, yani yaşadığı, karşılaştığı, idrak ettiği ilk ve tek
bir ölüm vardır; o da dünya hayatının sona erdiği an karşılaştığı ölümdür. En
baştaki ölü halinden önce diri olmadığı dolayısıyla algılama ve şuur gibi
özellikleri olmadığı için bu birinci ölümünün şuuruna varması, bunu tatması gibi
bir durumu elbette ki olamaz.
Kuranın açık ve
kesin haberine rağmen, dünyada birden fazla ölme, dirilme, yeni bedenlere girme
gibi olayların bulunduğunu iddia etmek Kuranın açık ayetlerini reddetmek
anlamına gelecektir.
GAFLETİN
KALIN PERDESİ
İnsan bencil
yaratılmıştır ve kendi çıkarlarını ilgilendiren şeyler hakkında son derece
hassastır. Ancak her konuda kendi çıkar ve menfaatlerini en ince ayrıntısına
kadar düşünen ve hesaplayan insanın doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren ölüm
konusunda kayıtsız ve umursuz olması son derece hayret vericidir. Kesin
bilgiyle iman etmeyenlere özgü olan bu ruh halini
Allah, Kuranda tek bir kelimeyle tanımlamıştır: Gaflet.
Gafletin anlamı,
şuurundaki bulanıklık ve kapalılıktan ötürü, bir insanın gerçekleri tam olarak
algılayamayıp, sağlıklı değerlendirmeler yapamaması ve buna bağlı olarak,
gereken sağlıklı tepkileri verememesidir. Bir ayette Allah şöyle
buyurur:
İnsanların
sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar.
(Enbiya Suresi, 1)
Ölümcül, çaresiz
bir hastalığa yakalanan birisinin öleceğine kesin gözüyle bakılır. Fakat ona bu
gözle bakanların da er ya da geç ölecekleri kesindir. Gaflet yüzünden, işin bu
yönü bu tarz kişilerin aklına gelmez. Oysa belki de ölüm, kendisini bu ölümcül
hastadan çok daha önce, hiç ummadığı bir anda yakalayacaktır.
Yakınları, ölüm
döşeğindeki hastalarının durumuna üzülürler. Ama bir gün kesinlikle ölecek olan
kendilerine de üzülmek akıllarına gelmez. Oysa, bir
olayın eninde sonunda gerçekleşeceği kesinse, bunun yakın ya da uzak olması
verilen tepkiyi değiştirmemelidir.
Eğer ölmek üzere
olanlar için üzülmek gerekiyorsa, yalnızca ölüm anında değil herkes birbiri ve
kendisi için şimdiden üzülmeye başlamalıdır. Ya da içinde bulunduğu gaflet
perdesini yırtmalı, ölümün gerçek anlamını kavramalıdır.
Bunun için de,
öncelikle gafleti doğuran sebepleri tanımak yararlı olabilir.
Gafletin
Nedenleri
-
Tefekkür ve akletme eksikliği: Bazı insanlar
ciddi konular üzerinde düşünmeye pek alışık değildir. Düşünmeden yaşamaya alışık
olduklarından, ölümü de çok uzak görürler. Günlük sorunların, zihinlerini
yeterince meşgul ettiğini düşünürler. Küçük konularla o dar zihinlerini
doldurur, küçük sorunlarda boğulur ve ölüm gibi önemli konuları düşünemezler.
Herhangi birinin ölümüyle karşılaştıklarında ya da ölümle ilgili bir konu
açıldığında, Allah gecinden versin, Allah kimsenin
başına vermesin, Allah sıralı versin... gibi sözlerle kendilerini avutur,
konuyu en kısa zamanda, yine düşünmeden geçiştirmeye çalışırlar.
-
Yaşamın karmaşa ve
hareketliliği: Yaşam öylesine
akıcı ve hareketlidir ki kendini olayların akışına kaptıran insan özel bir çaba
göstermezse, eninde sonunda kendisini yakalayacak olan ölüm gerçeğini göz ardı
edebilir. Bu durum, özellikle imana sahip olmadığı için kader, tevekkül, Allaha
teslim olma gibi kavramlara yabancı insanlar için geçerlidir. Bu gibi insanlar
kendilerini bildikleri andan itibaren kendi deyimleriyle dünyalarını
kurtarmaya bakarlar. Bu tip insanlar sürekli yeni dünyevi planlar, çıkarlar,
hedefler peşinde koşarlar; bunlarla oyalanmaktan ölümü düşünmeye fırsat
bulamazlar Hiç ummadıkları bir anda da hazırlıksız ve şaşkın bir şekilde ölüm
gerçeğiyle karşılaşırlar. Ama artık çok geçtir.
-
Doğum
yanılgısı: Gafletin
sebeplerinden birisi de doğumun varlığıdır. Her gün doğumlar ve ölümler olur.
Yeryüzünün nüfusu hiç eksilmez, hatta günden güne artar. İnsan kendisini bu
döngünün etkisine kaptırınca sanki doğumlar ölümleri telafi ediyor, yaşam
böylece dengeleniyor gibi bir yanılgıya kapılabilir. Bu da ölüme karşı bir
gaflet perdesi oluşmasına sebep olur. Oysa şu andan itibaren hiçbir doğumun
gerçekleşmeyeceği bir döneme girsek, insanların birbiri ardına öldüğünü ve dünya
nüfusunun hızla sıfıra doğru gittiğini görsek... İşte o zaman ölüm insana tüm
dehşetiyle kendisini hissettirir. İnsan etrafındakilerin birer birer eksildiğini görür ve kaçınılmaz sonun er geç kendisine
de geleceğini kesin olarak fark eder. Aradan yıllar bile geçse, hala hayatta
olanlar ertesi gün sıranın kendilerine gelip gelmeyeceği endişesiyle yatarlar.
Ölüm bir an bile akıllarından çıkmaz.
Halbuki olayın aslı da
bundan farklı değildir. Yeni doğanların öleceklere hiçbir etkisi yoktur. Bu,
yalnızca psikolojik bir yanılgıdan ibarettir. Günümüzden 150 yıl önce
yaşayanlardan bugün hiçbiri hayatta değildir. Kendilerinden sonra doğanların bu
kişilerin ecellerine hiçbir faydası dokunmamıştır. Aynı şekilde 100 yıl sonra da
şu anda yaşayan insanlardan hemen hemen hiçbirisi
kalmayacaktır. Çünkü dünya bir tür durak yeridir; sürekli dolar ve
boşalır.
Kendini
Kandırma Yöntemleri
Ölümü göz ardı
ettiren ve gafleti doğuran nedenlerin dışında bir de insanların kendi
kendilerini avutmak için kullandıkları savunma mekanizmaları vardır. Bu kendini
kandırma yöntemlerini birkaç madde halinde inceleyebiliriz.
-
Yaşlılık dönemine erteleme
düşüncesi: Bu savunma
mekanizması gençlerde ve orta yaşlılarda görülür. Bunu kullanan insan, genelde
60-70 yıl yaşayacağını hesaplar ve ancak ömrünün son
yıllarını bu tür konulara ayırmaya karar verir. Böylece, ölüme ve öbür dünyaya
hazırlanmak için de yaşamından bir pay ayırmış olduğunu düşünür ve vicdanını
rahatlatır.
Halbuki bir saniye sonra
yaşayacağının bile garantisi olmayan, daha ne kadar yaşayacağını, nerede ve ne
zaman öleceğini asla bilmeyen bir insanın böyle uzun vadeli, sonuçsuz hesaplar
yapmasının ne büyük bir gaflet olduğu ortadadır. Her gün etrafında kendisiyle
yaşıt hatta daha genç pek çok kişi ölür. Gazeteler ölüm ilanlarıyla doludur.
Televizyonlarda her gece birçok ölüm haberi izler. Çoğu zaman, büyük küçük,
kendi yakınlarının ölümlerine tanık olur. Fakat etrafındaki insanların bir gün
hatta belki de yarın, kendi ölümüne de tanık olacaklarını, kendi ölüm ilanını
okuyacaklarını aklına getirmez. Kaldı ki, o beklediği yaşlılık sınırına kadar
yaşasa bile bir şey değişmeyecek, sahip olduğu zihniyeti değiştirmediği sürece,
ölümle karşı karşıya gelene dek erteleme mantığını sürdürecektir. Allah bir
ayette şöyle buyurur:
Ertelemek
ancak inkarda bir artıştır
(Tevbe Suresi, 37)
-Cehennemde
cezamı çeker ve çıkarım mantığı: Toplumda oldukça
yaygın olan bu görüş, gerçekte doğru bilinmemektedir. Kuranın hiçbir yerinde
bir süre Allahın dilemesi dışında cehennemde ceza görüp, sonra bağışlanarak
cennete alınanlardan söz edilmez. Tam tersine, konu ile ilgili tüm ayetlerde,
kıyamet günü müminlerin ve inkarcıların kesin bir
biçimde ayrılacakları, müminlerin ebediyen cennete girecekleri, inkarcıların ise
ebediyen cehenneme, aşağılık bir azabın içine sürülecekleri ve Allah dilemedikçe
oradan çıkamayacakları bildirilmiştir:
Dediler ki: Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir. De ki: Allah Katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allaha karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardı