TARİH BOYUNCA
MÜSLÜMANLARA
ATILAN İFTİRALAR
Mümin erkeklere ve mümin
kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç)
sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir
iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir.
(Ahzab Suresi, 58)
HARUN YAHYA
Bu kitapta kullanılan ayetler, Ali Bulaç'ın hazırladığı
"Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı" isimli mealden alınmıştır.
Birinci Baskı: Haziran 2000
İkinci Baskı: Nisan 2002
Üçüncü Baskı: Kasım 2005
Dördüncü Baskı: Temmuz 2006
ARAŞTIRMA
YAYINCILIK
Talatpaşa Mah. Emirgazi Caddesi
İbrahim Elmas İş Merkezi
A. Blok Kat 4 Okmeydanı - İstanbul
Tel: (0 212) 222 00 88
Baskı: Seçil Ofset
100. Yıl Mahallesi MAS-SİT Matbaacılar Sitesi
4. Cadde No: 77 Bağcılar-İstanbul
Tel: (0 212) 629 06 15
www.harunyahya.org - www.harunyahya.net
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ
İNKARCILARIN MÜMİNLERE OLAN
DÜŞMANLIKLARI
GEÇMİŞTE İFTİRACILAR KİMLERDİ?
GEÇMİŞTE İNANANLARA ATILAN
İFTİRALAR
HZ.
MUSA’YA ATILAN İFTİRALAR
HZ.
YUSUF’A ATILAN İFTİRALAR
HZ.
MERYEM’E ATILAN İFTİRA
MÜMİNLERE ATILAN ZİNA İFTİRASI
HZ.
SÜLEYMAN’A ATILAN İFTİRA
İNKARCILARIN MÜSLÜMANLARA
YÖNELİK ALAY DOLU İFTİRALARI
İNKARCILAR YAKIN GEÇMİŞTE DE
İFTİRA
YÖNTEMLERİNİ KULLANMIŞLARDIR
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ DE İFTİRALARLA
ENGELLENMEK İSTENMİŞTİ
İFTİRALAR KARŞISINDA
MÜSLÜMANLARIN
TAVRI
SONUÇ: ALLAH HERŞEYDEN
HABERDAR OLANDIR
EVRİM YANILGISI
OKUYUCUYA
• Bu kitapta ve diğer
çalışmalarımızda evrim teorisinin çöküşüne özel bir yer ayrılmasının nedeni, bu
teorinin her türlü din aleyhtarı felsefenin temelini oluşturmasıdır. Yaratılışı
ve dolayısıyla Allah'ın varlığını inkar eden Darwinizm, 140 yıldır pek çok insanın
imanını kaybetmesine ya da kuşkuya düşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla bu
teorinin bir aldatmaca olduğunu gözler önüne sermek çok önemli bir imani
görevdir. Bu önemli hizmetin tüm insanlarımıza ulaştırılabilmesi ise
zorunludur. Kimi okuyucularımız belki tek bir kitabımızı okuma imkanı
bulabilir. Bu nedenle her kitabımızda bu konuya özet de olsa bir bölüm
ayrılması uygun görülmüştür.
• Belirtilmesi gereken bir diğer
husus, bu kitapların içeriği ile ilgilidir. Yazarın tüm kitaplarında imani
konular Kuran ayetleri doğrultusunda anlatılmakta, insanlar Allah'ın ayetlerini
öğrenmeye ve yaşamaya davet edilmektedirler. Allah'ın ayetleri ile ilgili tüm
konular, okuyanın aklında hiçbir şüphe veya soru işareti bırakmayacak şekilde
açıklanmaktadır.
• Bu anlatım sırasında kullanılan
samimi, sade ve akıcı üslup ise kitapların yediden yetmişe herkes tarafından
rahatça anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu etkili ve yalın anlatım sayesinde,
kitaplar "bir solukta okunan kitaplar" deyimine tam olarak uymaktadır.
Dini reddetme konusunda kesin bir tavır sergileyen insanlar dahi, bu kitaplarda
anlatılan gerçeklerden etkilenmekte ve anlatılanların doğruluğunu inkar
edememektedirler.
• Bu kitap ve yazarın diğer
eserleri, okuyucular tarafından bizzat okunabileceği gibi, karşılıklı bir
sohbet ortamı şeklinde de okunabilir. Bu kitaplardan istifade etmek isteyen bir
grup okuyucunun kitapları birarada okumaları, konuyla ilgili kendi tefekkür ve
tecrübelerini de birbirlerine aktarmaları açısından yararlı olacaktır.
• Bunun yanında, sadece Allah
rızası için yazılmış olan bu kitapların tanınmasına ve okunmasına katkıda
bulunmak da büyük bir hizmet olacaktır. Çünkü yazarın tüm kitaplarında ispat ve
ikna edici yön son derece güçlüdür. Bu sebeple dini anlatmak isteyenler için en
etkili yöntem, bu kitapların diğer insanlar tarafından da okunmasının teşvik
edilmesidir.
• Kitapların arkasına yazarın
diğer eserlerinin tanıtımlarının eklenmesinin ise önemli sebepleri vardır. Bu
sayede kitabı eline alan kişi, yukarıda söz ettiğimiz özellikleri taşıyan ve
okumaktan hoşlandığını umduğumuz bu kitapla aynı vasıflara sahip daha birçok
eser olduğunu görecektir. İmani ve siyasi konularda yararlanabileceği zengin
bir kaynak birikiminin bulunduğuna şahit olacaktır.
• Bu eserlerde, diğer bazı eserlerde
görülen, yazarın şahsi kanaatlerine, şüpheli kaynaklara dayalı izahlara,
mukaddesata karşı gereken adaba ve saygıya dikkat etmeyen üsluplara, burkuntu
veren ümitsiz, şüpheci ve ye'se sürükleyen anlatımlara rastlayamazsınız.
YAZAR ve ESERLERİ HAKKINDA
Harun Yahya müstear ismini kullanan yazar Adnan Oktar, 1956 yılında
Ankara'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara'da tamamladı. Daha sonra
İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ve İstanbul
Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde öğrenim gördü. 1980'li yıllardan bu yana,
imani, bilimsel ve siyasi konularda pek çok eser hazırladı. Bunların yanı sıra,
yazarın evrimcilerin sahtekarlıklarını, iddialarının geçersizliğini ve
Darwinizm'in kanlı ideolojilerle olan karanlık bağlantılarını ortaya koyan çok
önemli eserleri bulunmaktadır.
Harun Yahya'nın eserleri yaklaşık 30.000 resmin yer aldığı toplam 45.000
sayfalık bir külliyattır ve bu külliyat 57 farklı dile çevrilmiştir.
Yazarın müstear ismi, inkarcı düşünceye karşı mücadele eden iki
peygamberin hatıralarına hürmeten, isimlerini yad etmek için Harun ve Yahya
isimlerinden oluşturulmuştur. Yazar tarafından kitapların kapağında
Resulullah'ın mührünün kullanılmış olmasının sembolik anlamı ise, kitapların
içeriği ile ilgilidir. Bu mühür, Kuran-ı Kerim'in Allah'ın son kitabı ve son
sözü, Peygamberimiz (sav)'in de hatem-ül enbiya olmasını remzetmektedir. Yazar
da, yayınladığı tüm çalışmalarında, Kuran'ı ve Resulullah'ın sünnetini kendine
rehber edinmiştir. Bu suretle, inkarcı düşünce sistemlerinin tüm temel
iddialarını tek tek çürütmeyi ve dine karşı yöneltilen itirazları tam olarak
susturacak "son söz"ü söylemeyi hedeflemektedir. Çok büyük bir hikmet
ve kemal sahibi olan Resulullah'ın mührü, bu son sözü söyleme niyetinin bir duası
olarak kullanılmıştır.
Yazarın tüm çalışmalarındaki ortak hedef, Kuran'ın tebliğini dünyaya
ulaştırmak, böylelikle insanları Allah'ın varlığı, birliği ve ahiret gibi temel
imani konular üzerinde düşünmeye sevk etmek ve inkarcı sistemlerin çürük
temellerini ve sapkın uygulamalarını gözler önüne sermektir.
Nitekim Harun Yahya'nın eserleri Hindistan'dan Amerika'ya, İngiltere'den
Endonezya'ya, Polonya'dan Bosna Hersek'e, İspanya'dan Brezilya'ya, Malezya'dan
İtalya'ya, Fransa'dan Bulgaristan'a ve Rusya'ya kadar dünyanın daha pek çok
ülkesinde beğeniyle okunmaktadır. İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca,
İspanyolca, Portekizce, Urduca, Arapça, Arnavutça, Rusça, Boşnakça, Uygurca,
Endonezyaca, Malayca, Bengoli, Sırpça, Bulgarca, Çince, Kishwahili (Tanzanya'da
kullanılıyor), Hausa (Afrika'da yaygın olarak kullanılıyor), Dhivelhi
(Mauritus'ta kullanılıyor), Danimarkaca ve İsveçce gibi pek çok dile çevrilen
eserler, yurt dışında geniş bir okuyucu kitlesi tarafından takip edilmektedir.
Dünyanın dört bir yanında olağanüstü takdir toplayan bu eserler pek çok
insanın iman etmesine, pek çoğunun da imanında derinleşmesine vesile
olmaktadır. Kitapları okuyan, inceleyen her kişi, bu eserlerdeki hikmetli,
özlü, kolay anlaşılır ve samimi üslubun, akılcı ve ilmi yaklaşımın farkına
varmaktadır. Bu eserler süratli etki etme, kesin netice verme, itiraz
edilemezlik, çürütülemezlik özellikleri taşımaktadır. Bu eserleri okuyan ve
üzerinde ciddi biçimde düşünen insanların, artık materyalist felsefeyi, ateizmi
ve diğer sapkın görüş ve felsefelerin hiçbirini samimi olarak savunabilmeleri
mümkün değildir. Bundan sonra savunsalar da ancak duygusal bir inatla
savunacaklardır, çünkü fikri dayanakları çürütülmüştür. Çağımızdaki tüm inkarcı
akımlar, Harun Yahya Külliyatı karşısında fikren mağlup olmuşlardır.
Kuşkusuz bu özellikler, Kuran'ın hikmet ve anlatım çarpıcılığından
kaynaklanmaktadır. Yazarın kendisi bu eserlerden dolayı bir övünme içinde
değildir, yalnızca Allah'ın hidayetine vesile olmaya niyet etmiştir. Ayrıca bu
eserlerin basımında ve yayınlanmasında herhangi bir maddi kazanç
hedeflenmemektedir.
Bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, insanların görmediklerini
görmelerini sağlayan, hidayetlerine vesile olan bu eserlerin okunmasını teşvik
etmenin de, çok önemli bir hizmet olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu değerli eserleri tanıtmak yerine, insanların zihinlerini bulandıran,
fikri karmaşa meydana getiren, kuşku ve tereddütleri dağıtmada, imanı
kurtarmada güçlü ve keskin bir etkisi olmadığı genel tecrübe ile sabit olan
kitapları yaymak ise, emek ve zaman kaybına neden olacaktır. İmanı kurtarma
amacından ziyade, yazarının edebi gücünü vurgulamaya yönelik eserlerde bu
etkinin elde edilemeyeceği açıktır. Bu konuda kuşkusu olanlar varsa, Harun
Yahya'nın eserlerinin tek amacının dinsizliği çürütmek ve Kuran ahlakını yaymak
olduğunu, bu hizmetteki etki, başarı ve samimiyetin açıkça görüldüğünü
okuyucuların genel kanaatinden anlayabilirler.
Bilinmelidir ki, dünya üzerindeki zulüm ve karmaşaların, Müslümanların
çektikleri eziyetlerin temel sebebi dinsizliğin fikri hakimiyetidir. Bunlardan
kurtulmanın yolu ise, dinsizliğin fikren mağlup edilmesi, iman hakikatlerinin
ortaya konması ve Kuran ahlakının, insanların kavrayıp yaşayabilecekleri
şekilde anlatılmasıdır. Dünyanın günden güne daha fazla içine çekilmek
istendiği zulüm, fesat ve kargaşa ortamı dikkate alındığında bu hizmetin elden
geldiğince hızlı ve etkili bir biçimde yapılması gerektiği açıktır. Aksi halde
çok geç kalınabilir.
Bu önemli hizmette öncü rolü üstlenmiş olan Harun Yahya Külliyatı, Allah'ın
izniyle, 21. yüzyılda dünya insanlarını Kuran'da tarif edilen huzur ve barışa,
doğruluk ve adalete, güzellik ve mutluluğa taşımaya bir vesile olacaktır.
GİRİŞ
İftira, çıkarları zedelenen, birine karşı düşmanlık, kin ve hınç besleyen
veya başkalarıyla rekabet içinde olan bazı yalancı ve vicdansız insanların,
karşılarındaki kişiye veya kişilere zarar vermek amacıyla başvurdukları çirkin
yöntemlerden biridir. İftiranın, geniş çaplı düzenler kurularak atılanlarından,
sıradan insanların günlük konuşmalarının arasına sıkıştırdıkları dedikodu tarzı
iftiralara kadar, birçok çeşidi vardır. Din ahlakından uzak, Allah'ın emrettiği
güzel ahlakı yaşamayan toplumlarda, insanların yaygın olarak başvurdukları
karalama yöntemlerinden biri de iftiradır. Bu kitabı okuyan insanların önemli
bir bölümü de, muhtemelen küçük veya büyük iftiraya uğramış ya da başkalarına
iftira atıldığına defalarca şahit olmuştur.
Ancak bu kitabın konusu,
cahiliye toplumu içinde insanların birbirlerine karşı kullandıkları sıradan
iftiralar değildir. Bu kitapta iftiranın, farklı bir şekli konu edilmektedir.
Burada üzerinde durulacak olan iftira, tarih boyunca dini inkar edenlerin iman
edenlere maddi veya manevi zarar verebilmek amacıyla yönelttikleri
iftiralardır.
Kuran'da, geçmişte, Allah'ın
elçilerinin ve onlar gibi din ahlakına uymaya davet eden salih kişilerin tümüne
menfaatperestlik, delilik, kendini beğenmişlik, hırsızlık, zina gibi farklı
iftiralar atıldığı açıklanmıştır. Hz. Yusuf'un yaşamı Müslümanların uğradıkları
bu tür iftiraların örnekleriyle doludur. Hz. Musa, Hz. Süleyman ve hatta
Peygamberimiz Hz. Muhammed, kavimleri tarafından haksız iftiralara uğramış
elçilerdendirler. Aynı şekilde Hz. Meryem,
Peygamberimiz (sav)'in mübarek eşi ve Peygamberimiz (sav)'in yanında
bulunan sahabeler de çeşitli iftiralara maruz kalmış kutlu insanlardır. Bu
mübarek insanlar kendilerine yöneltilen iftiraları her zaman örnek bir sabır ve
tevekkülle karşılamış, inkarcıların bu baskılarına aldırış etmemiş ve Allah'ın
emrettiği ahlakı yaşamaya ve insanları da doğru yola davet etmeye devam
etmişlerdir.
Kuşkusuz elçilerin ve salih
Müslümanların bu kararlılıklarını, tüm Müslümanların örnek almaları
gerekmektedir. Allah bir ayetinde ,"Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin
hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?…" (Bakara Suresi,
214) şeklinde bildirmektedir. Yani tüm Müslümanların geçmişte yaşamış müminler
gibi iftiralara uğramaları, Kuran ahlakından uzaklaşmaları için manevi baskı
görmeleri Allah'ın bir kanunudur.. Allah bir başka ayetinde tüm müminlere, inkar
edenlerden eziyet verici sözler işiteceklerini, canlarıyla ve mallarıyla
imtihan edileceklerini de şöyle bildirmektedir:
Andolsun, mallarınızla ve
canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap
verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler)
işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.
(Al-i İmran Suresi, 186)
İşte bu
tür bir olayla karşılaşan, samimi ve ihlas sahibi her mümin, geçmişteki
müminlerin sabırlarına, tevekküllerine, samimi ve kararlı tavırlarına taliptir.
Dolayısıyla geçmiştekilerin başlarına gelenler kendi başına geldiğinde de
bunlara şaşırmaz, üzülmez, kesinlikle ümitsizliğe kapılmaz. Hatta, kendisine
iftira atanları hayrete düşürecek kadar büyük bir şevk ve neşe içinde olur.
Aynı şekilde bir başka mümine
iftira atıldığında da, müminler bunu sabır, tevekkül ve şevk ile karşılarlar.
İftiraya uğrayan kardeşlerinin güzel bir sabır gösterdiğinde, dünyada Allah'ın
rahmetini ve ihsanını kazanacağını, ahirette ise Rabbimizin rızası ve cenneti
ile ödüllendirileceğini ümit ederler.
Ayrıca müminlere atılan
iftiraların çok önemli bir yönünü daha belirtmekte yarar vardır: Diğer
iftiralardan farklı olarak Müslümanlara atılan iftiralarda "çamur at izi
kalsın" mantığı geçersizleşir. İftira ne şiddette olursa olsun en sonunda
bu mübarek insanların ne kadar temiz ve güzel ahlaklı insanlar oldukları ortaya
çıkmıştır. Sözgelimi, zina iftirasına uğrayan Hz. Meryem ve Hz. Yusuf, tüm
dünyada iffetin sembolü olarak tanınırlar. Yine kardeşlerinin hırsızlık
iftirası attığı Hz. Yusuf'un ise ne kadar güvenilir olduğu daha o yaşarken
anlaşılmış ve tüm Mısır'ın hazineleri emrine verilmiştir.
Bunlar bize çok önemli bir
gerçeği gösterir: Allah'ın izniyle müminlerin aleyhine kurulan her tuzak en
başından bozulmuş olarak doğar; atılan her iftira da boşa çıkmış olarak atılır.
Müminlere söylenen her incitici söz, sözü söyleyene, geri dönüp isabet edecek
olan azap dolu karşılığı ile birlikte söylenmiştir. Bir başka deyişle, müminler
aleyhine yapılan her konuşma, her tavır ve her zulüm mutlaka yapan kişinin
dünyada ve ahirette şiddetli bir pişmanlık yaşamasına; telafisi olmayan, içini
yakan, onu kahreden bir sıkıntı ile karşılaşmasına neden olacaktır. Allah,
elçilerine ve salih kullarına yapılan haksızlıkların karşılığını Kuran'da şöyle
bildirmiştir:
Gerçek şu ki, Allah'a ve
elçisine eziyet edenler; Allah, onlara dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar
için aşağılatıcı bir azap hazırlanmıştır. Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara
irtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir
iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzab Suresi, 57-58)
İNKARCILARIN MÜMİNLERE OLAN DÜŞMANLIKLARI
Tarih boyunca Allah'ın gönderdiği elçiler, diğer insanlara hak dini tebliğ
etme, iyiliği emredip kötülüklerden men etme görevini üstlenmişlerdir.
Peygamberlerin olmadığı dönemlerde ise samimi, dürüst ve güçlü bir imana sahip
olan Müslümanlar, Allah'ın
insanlar için seçip beğendiği din ahlakını anlatma görevini üstlenmişlerdir.
Ancak, Allah'a iman eden ve insanları da Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve
cennetini kazanmaya davet eden bu insanlar, tarihin her döneminde bazı
çevrelerin sözlü ve fiili saldırılarına maruz kalmışlar; hatta kimi zaman ölüm
tehdidi altında yaşamlarını sürdürmüşlerdir.
Allah'a gönülden bağlı ve üstün
bir ahlaka sahip olan müminlere düşmanlık duyanlar kuşkusuz büyük bir gaflet
içindedirler. Çünkü müminler Allah'tan korkup sakınan, tüm insanlara daima
dostane bir hoşgörüyle yaklaşan, çevrelerine hep huzur, neşe ve güvenlik veren,
daima adaleti gözeten, her türlü haram fiilden kaçınan insanlardır. Dünyevi
hırsları olmadığı için, kimseyle çıkar hesabı içinde olmazlar. Aksine fedakar,
alçakgönüllü ve kanaatkardırlar. Ancak bu seçkin özelliklerine rağmen bazı
kimselerin şiddetli düşmanlıkları ve saldırıları ile karşı karşıya kalırlar.
Allah bu kimselerin kimler olduğunu ve müminlere karşı düşmanlıklarının
nedenini Kuran'da geçmişten örnekler vererek bize bildirmektedir.
Kuran ayetlerinde bize
bildirilen, söz konusu bu kişilerin müminlere duydukları düşmanlığın altında
yatan asıl nedenin, Allah'a ve dine düşmanlıkları olduğudur. Onlar, büyüklenme
arzularından dolayı, kendilerini yaratan, bir hiçken kendilerine can veren ve
sayısız nimetle rızıklandıran, sonsuz güç sahibi bir Yaratıcının varlığını
kabul etmek istemezler. Hayata hırsla bağlanmış olmaları ve dünyayı ahirete
tercih etmiş olmaları nedeniyle, Allah'ın dinine uymanın kendilerine getireceği
sorumluluktan kaçmak için inkarı seçerler. Kendilerini hiç kimseye karşı
sorumlu hissetmek istemez; yaptıkları kötülüklerin, ahlaksızlıkların,
çirkinliklerin hesabını verecekleri bir günün geleceğini düşünmezler. Bu
nedenle, kendilerine Allah'ı ve dini, hesap gününü hatırlatan insanlar
olduğunda, onları kendileri için bir düşman olarak görürler.
Bu düşmanlıklarının sonucu
olarak, ya iman edenleri engellemeye ya da kendi dinlerine geri çevirmeye
çalışırlar. Kuran'da bildirildiğine göre din ahlakından uzak insanlar bu
amaçlarını gerçekleştirmek için çeşitli yöntemler kullanırlar; müminlere pusu
kurar, tuzaklar ve komplolar hazırlar, işkence ile canlarını yakar, alaycı
sözler söylerek onlara zulmetmeye çalışırlar. İşte "iftira atma" da,
inkarcıların iman edenlere karşı kullandıkları bu yöntemlerden biridir. İftira
atarak, iman edenleri kendi akıllarınca yıldırmaya, doğru bildikleri yoldan
vazgeçirmeye çalışırlar. İnkarcıların, tarih boyunca bir kez bile sonuç
vermemiş olan bu düşmanlıklarını Allah bir ayetinde şöyle bildirir:
"Eğer sizi ele geçirecek
olurlarsa size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size
uzatırlar. Onlar sizin inkar etmenizi içten arzu etmişlerdir." (Mümtehine
Suresi, 2)
Bu kitapta üzerinde duracağımız
iftiraların kaynağı, ayette de bildirildiği gibi, iman edenlere düşmanlıkla
"ellerini ve dillerini uzatanlar"dır. İlerleyen sayfalarda da
göreceğimiz gibi, iftira, binlerce yıldır dine düşman olan, yeryüzünde
ahlaksızlığı ve bozgunculuğu yaygınlaştırmak isteyen insanların dindar, samimi,
güzel ahlaklı insanlara karşı kullandıkları ve birbirlerine miras gibi
aktardıkları bir yöntemdir. Bu yöntem Hz. Nuh'tan, Hz. Süleyman'a, Hz. Musa'dan
Hz. Muhammed'e, Allah'ın tüm elçilerine ve onların yanlarındaki salih kişilere
karşı kullanılmıştır. Yakın tarihimizde de Bediüzzaman Said Nursi gibi değerli
bir İslam büyüğü de dine düşmanlık besleyenlerin bu yıldırma yöntemiyle
karşılaşmıştır.
Ancak, şu çok önemli ve kesin
bir gerçektir ki: Geçmişte hiçbir iftiracı amacına ulaşamamıştır. Ne Firavun,
ne Nemrut, ne de Peygamberimiz (sav)'in yakınlarına iftira atanlar, iftiraları
ile bu kıymetli insanlara bir zarar vermişlerdir. Allah daima salih kullarını
inkarcıların attıkları iftiralardan temize çıkarmıştır. Allah Kuran'da bu
konuyla ilgili Hz. Musa'yı örnek vermektedir:
Ey iman edenler, Musa'ya eziyet
edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize
çıkardı. O, Allah katında vecihti. Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve sözü
doğru söyleyin. (Ahzab Suresi, 69-70)
Geçmişte Müslümanlara atılan
iftiralar nasıl sonuçsuz kaldıysa, günümüzde de aynı şekilde sonuçsuz
kalacaktır ve bundan böyle de hiçbir sonuç vermeyecektir.
GEÇMİŞTE İFTİRACILAR
KİMLERDİ?
Allah, her dönemde insanlara
elçiler göndermiş ve onlar aracılığı ile insanları uyarıp korkutmuş, onlara
ahireti ve hesap gününü hatırlatmış, cennetin ve cehennemin varlığını haber
vermiştir. Allah bu gerçeği ayetinde
şöyle bildirmektedir:
Şüphesiz Biz seni, hak ile bir
müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, içinde
bir uyarıcı gelip-geçmiş olmasın. (Fatır Suresi, 24)
Allah'ın Kuran'da bildirdiğine
göre, insanların çok azı bu
elçilere inanmış ve onların yolunu izlemiştir. Büyük bir bölümü ise
inkar ederek, elçilere düşman olmuşlardır. Bu konuyla ilgili ayetlerden
bazıları şöyledir:
… Zaten onunla birlikte çok
azından başkası iman etmemişti. (Hud Suresi, 40)
Ya da kendi elçilerini
tanımadılar mı ki, şimdi onu inkar ediyorlar? Yahut: "Onda bir delilik
var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların
çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar. (Müminun Suresi, 69-70)
Allah'ın Kuran'da bizlere
bildirdiği bir diğer bilgi ise, inkar edenlerin ve elçilere karşı gelenlerin
başını çeken kitlenin, genellikle o topluluğun önde gelen kesiminden olmasıdır.
Kuran'da bu konuyla ilgili bildirilen ayetlerden bazıları şöyledir:
İşte böyle, senden önce de
(herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım, mutlaka onun 'refah
içinde şımarıp azan önde gelenleri' (şöyle) demişlerdir: "Gerçekten biz,
atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine
(eserlerine) uymuş kimseleriz." (Zuhruf Suresi, 23)
Biz hangi ülkeye bir uyarıcı
gönderdikse, mutlaka oranın 'refah içinde şımaran önde gelenleri':
"Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz"
demişlerdir. (Sebe Suresi, 34)
Ayetlerde, bu inkarcı kesimin
iki önemli özelliğine dikkat çekilmektedir: Birincisi bu insanların kendi
toplulukları içinde bolluk ve zenginlik, yani "refah" içinde şımarmış
oldukları; ikincisi ise bu şımarıklık ve azgınlık nedeniyle kendilerini doğru
yola davet eden elçileri inkar ettikleridir. Önde gelenler kendilerine hakkı
getiren, Allah'ın dinini ve dinin sunduğu güzel ahlakı tebliğ edenlere karşı
çıkarlar. Çünkü inkarcılar, müminlerin tebliğ ettiği güzel ahlak yaygın olarak yaşandığında,
dünyada hırsla sahip olmayı umdukları kazançları elde edemeyeceklerinden
korkarlar.
Bu insanların hırslı
karakterlerine rağmen Allah'ın elçileri kendilerine ve diğer insanlara dünya
hayatının geçici ve aldatıcı bir yer olduğunu, asıl olanın ölümden sonraki
ahiret hayatı olduğunu, ahirette kazananlardan olmak için önemli olanın para,
mal, mülk gibi dünyevi kıstaslar değil insanın ahlakı ve takvası olduğunu
söylemekten vazgeçmemişlerdir. İşte bu gerçeğin dile getirilmesi, söz konusu
insanları hırslandırır ve müminlere düşmanlık beslemelerine neden olur. Çünkü
Müslümanlar yaptıkları tebliğ ile, onlara hırsla bağlı oldukları herşeyin
değersiz olduğunu gösterirler. Allah
bir ayetinde bu zihniyetteki insanların dünyaya olan bağlılıklarını şöyle açıklamaktadır:
Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk
geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü
bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)
Ayette bildirilen bu bağlılık,
bizlere kavmin önde gelenlerinin neden çoğunlukla inkarcılardan oluştukları hakkında
fikir verir. Dünyada kendilerince bir güç, itibar, zenginlik ya da şöhret
sahibi olan bu insanlar, Allah'ın emrettiği sınırları tanımadıkları için, her
türlü haram fiili işleyebilir, olmadık sapkınlıkların içine girebilirler. Din
ahlakı ise onların yaşam tarzlarının, inançlarının, doğru ve yanlışlarının,
hırslarının hatalı olduğunu ortaya koyar. Bunun bir sonucu olarak bu kişiler
din ahlakının yaşanmasını engellemek için ellerinden gelen herşeyi yaparlar.
İnkar edenlerin sahip oldukları
batıl düşünce sisteminin ve yeryüzünde yaygınlaştırdıkları ahlaksızlığın yanlış
olduğunu kendilerine anlatanlara karşı duydukları büyük öfke Kuran'da şöyle
tarif edilmektedir:
… Onlar size kötülük ve zarar
vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve
düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise,
daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. Sizler,
işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın
tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında "inandık"
derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı
parmak uçlarını ısırırlar. De ki: "Kin ve öfkenizle ölün." Şüphesiz
Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi, 118-119)
Yukarıdaki ayetlerde de
bildirildiği gibi, inkar edenler müminlere zarar vermek, onları yok etmek veya
etkisiz hale getirmek için her yolu denerler. İftira atmak ve bunun için
müminlerin aleyhinde hileli düzenler kurmak ise daha önce de belirttiğimiz gibi
inkarcıların en sık başvurdukları yöntemlerden biridir.
İnkar edenler, kendileri gibi
diğer insanların da Allah'ın yolundan sapmalarını isterler. Bu nedenle, halkın
Müslümanlardan etkilenmelerini ve onların sözlerine uymalarını engellemek için,
müminleri insanların gözünde küçük düşürmeye çalışırlar. Müminlerin ise,
Allah'ın dinine sımsıkı bağlı oldukları için, kendilerini küçük düşürecek
hiçbir tavırları, alışkanlıkları veya inançları yoktur. Harama girmez, Allah'ın
helal sınırları içinde yaşarlar, daima her yerde güzel ahlak gösterirler,
tertemiz bir yaşantıları vardır. Bunu bilen inkarcılar, sadece iftira atarak,
yalan söyleyerek, olmayanı var göstererek amaçlarına ulaşmaya çalışırlar.
Biraraya gelerek müminlerin aleyhinde düzenler kurar, müminlere ne iftira
atacaklarını kararlaştırırlar. İftirayı halk arasında yaygınlaştıracak kişilere
kadar aralarında iş bölümü yaparlar. İftiraları ile kendilerince müminleri
karalayacaklarını ve insanların gözünde değersizleştireceklerini zannederler.
Oysa, asla başarıya ulaşamazlar. Allah bir ayetinde bu insanların müminlere
karşı kurdukları düzenlerden ve bunların akıbetinden şöyle bahseder:
Böylece Biz, her ülkenin önde
gelenlerini -orada hileli- düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları
kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna
varmazlar. (En'am Suresi, 123)
Kuran'da geçmişte peygamberlere
ve Müslümanlara atılan iftiralardan bazıları bildirilmiştir. İlerleyen
bölümlerde anlatılacak olan bu olayların ve sonuçlarının hatırlatılması her
açıdan önemlidir. Bu hatırlatma, inkarcıların bugüne kadar iftira atarak hiçbir
sonuç elde edemediklerinin ve gelecekte de elde edemeyeceklerinin kesin olarak
anlaşılması açısından faydalı olacaktır. Ayrıca, iftiraya uğrayan samimi ve
dürüst insanların, geçmişte salih Müslümanların yaşadıkları çok benzer olayları
görerek şevklerinin ve hidayetlerinin artmasına vesile olacaktır.
GEÇMİŞTE İNANANLARA ATILAN İFTİRALAR
Geçmişte yaşamış olan peygamberlerin ve Müslümanların yaşantılarıyla ilgili
Kuran'da detaylar verilmesinin çok önemli bir hikmeti vardır. Allah bir
ayetinde "Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için
ibretler vardır…" (Yusuf Suresi, 111) diye bildirerek, bu hikmeti açıklamıştır.
Yani geçmiştekilerin başlarına gelenler, günümüz insanlarının, üzerinde düşünüp
öğüt almaları gereken olaylardır.
Örneğin Allah Kuran'da, geçmiş
dönemlerde birçok peygambere ve Müslümana atılan iftiralardan örnekler
vermiştir. Bu örnekleri okuyan Müslüman, kendi yaşadığı dönemde de, dinden uzak
insanların Müslümanlara iftira atacağını bilir. Kendisine veya başka bir
Müslümana iftira atıldığında şaşırmaz veya Müslüman kardeşine şüphe ile bakmaz,
gelişen olayları, inkarcıların sözlü ve fiili saldırılarını hep Kuran'da
bildirilen bakış açısına göre değerlendirir. Geçmişte Allah'ın elçileri maruz
kaldıkları iftiralara nasıl güzel bir sabır ve itidalli bir tutumla karşılık
verdilerse, kendisinin de aynı hoşgörülü ve tevekküllü tavrı göstermesi
gerektiğini anlar.
Ayrıca, her dönemde dinden uzak
insanların Müslümanlara aynı mantıklarla, hatta aynı kelimelerle iftirada
bulunduklarını görmek, Müslüman için şevk ve heyecan kaynağıdır. Çünkü Allah
bir ayetinde "… Allah'ın kanununda kesin olarak bir değişiklik bulamazsın."
(Ahzab Suresi, 62) diye vaat etmiştir. Geçmişteki olayların insanın yaşadığı
dönemde de gerçekleşiyor olması, Allah'ın bu ayetinin bir tecellisidir. Ve bu
olaylarla muhatap olan Müslümanın samimiyetinin göstergelerinden biridir. Ancak
burada en önemli nokta kuşkusuz, iftiraya uğrayan kişinin mutlaka geçmişte
Allah'ın elçilerinin ve salih müminlerin gösterdiği üstün ahlakı göstermesidir.
İşte bu yüzden ilerleyen
sayfalarda geçmişte Müslümanların uğradıkları iftiralar ve bunlar karşısında
gösterdikleri itidalli, sabırlı, tevekküllü, hoşgörülü, akılcı davranışlar konu
edilmektedir. Burada amaç, günümüz Müslümanlarına, benzer olaylarla
karşılaştıklarında nasıl davranmaları gerektiği konusunda Kuran ayetleri
ışığında yol göstermektir.
HZ. MUSA'YA ATILAN
İFTİRALAR
İsrailoğullarına peygamber
olarak gönderilen Hz. Musa, -tıpkı diğer peygamberler ve samimi müminler gibi-
inkarcıların birçok fiili ve sözlü saldırılarına maruz kalmıştı.
Hz. Musa'nın dünyaya geldiği
dönemde, Mısır'ın hükümdarı olan Firavun, halkının büyük bir bölümünü eziyor ve
hatta nesillerini yok edecek bir zulme maruz bırakıyordu. Firavun'un bu
zorbalığı Kuran'da şu şekilde anlatılmaktadır:
Gerçek şu ki, Firavun
yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp
bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp
kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı. (Kasas Suresi, 4)
Firavun'un askerlerinin
bebeğini de öldürmesinden endişe duyan Hz. Musa'nın annesi, Allah'ın kendisine
vahyetmesiyle Hz. Musa'yı Nil nehrine bırakmıştı. Kuran'da bildirildiği gibi,
Allah'ın belirlediği bir kader doğrultusunda bebeği Firavun'un ailesi sahipsiz
görerek almışlardı. Bu olayların neticesinde, Firavun'un sarayında yetişen Hz.
Musa, Allah'ın peygamberlikle
görevlendirmesinden sonra, Firavun'un düşmanca ve saldırgan tavırlarına
maruz kalmıştı.
Firavun'un Hz. Musa'ya Olan Düşmanlığı
Allah'ın emriyle, Firavun'a
giderek ona Allah'ın varlığını ve hak dini anlatan Hz. Musa, Firavun'un inkarcı
ve saldırgan tutumuyla karşılaşmıştır. Firavun, hem Hz. Musa'yı hem de
yanındakileri işkence ile ve öldürmekle tehdit etmiştir. Onun bu tehditleri
karşısında ise ülke halkı Hz. Musa'nın bildirdiği gerçeklere inanmaktan ve
onunla birlikte olmaktan korkmuşlardır. Ayetlerde haber verildiğine göre, ancak
az sayıda genç ona iman etmiştir:
Sonunda Musa'ya kendi kavminin
bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin
kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun,
gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı.
(Yunus Suresi, 83)
Elbette bu mücadelede galip
gelecek tarafın Allah'ın salih kulları olduğu, "... Allah, kafirlere
müminlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez." (Nisa Suresi, 141) ayeti ile
bildirildiği gibi, daha en başından bellidir. Ancak müminlerin imanlarının,
tevekküllerinin ve sabırlarının denenmesi için, önce oldukça zorlu
imtihanlardan geçirilmeleri, insanlar tarafından yalanlanmaları, iftiralara
maruz kalmaları Allah'ın kanunudur. Hz. Musa'nın kendisi ve onunla birlikte
iman edenler için de durum aynı olmuştur.
Firavun, kendisini adeta bir
ilah gibi görüyor, tüm Mısır'ın ve Mısır üzerindeki bütün insanların tek sahibi
ve hakimi olduğunu zannediyordu. Tek gerçek ilahın, tek gücün ve insanların tek
sahibinin Allah olduğunu halkının öğrenmesi durumunda, eskisi gibi ilahlık
iddia edemeyeceğinin ve insanlara zorbalıkla boyun eğdiremeyeceğinin de
farkındaydı. Bu nedenle halkının Hz. Musa'ya inanmaması için çeşitli yollara
başvurdu. İşkence ve ölümle tehdit etme Firavun'un sıkça başvurduğu
yöntemlerden biriydi. Bir diğer yöntemi ise, Hz. Musa'ya ve kardeşi Hz. Harun'a
iftira atmak olmuştu. Firavun'un, kendince, onları insanların gözünde küçük
düşürmek, önemsiz ve değersiz insanlar gibi göstermek için kullandığı
iftiraları şöyle maddelendirebiliriz:
Hz. Musa'nın Menfaat ve İktidar Peşinde
Olduğu İftirası
İnkarcıların iman edenlere
attıkları iftiraları belirlerken en önemli çıkış noktaları kendi sahip
oldukları kötü ahlakları ve dünyaya bakış açıları olmuştur. Örneğin, Allah'ın
emrettiği ahlakı yaşamayan insanların müthiş bir büyüklenme arzusu ve dünya
hayatına yönelik sınır tanımaz hırsları vardır. Firavun, bu insanların tipik bir
örneğidir. Tüm Mısır'ın üzerindeki insanlarla birlikte kendisine ait olması
hırsına kapılan Firavun, bu hırsı uğruna masum insanlara acı çektirmekten ve
hatta onları öldürmekten dahi çekinmemektedir. Bu sapkın inancından dolayı
diğer insanları da kendisi gibi dünya hırsı ile gözü dönmüş sanmaktadır. Bu
nedenle, Hz. Musa'nın ve Hz. Harun'un Allah katındaki yerlerini ve ne amaçla
kendisine geldiklerini anlayıp takdir edememiştir.
Hz. Musa da insanlardan
kendilerine tabi olmalarını istemiştir. Ancak Hz. Musa'nın bundaki amacı onlara
Allah'ın varlığını ve sonsuz kudretini tanıtmak, din ahlakını öğretmek ve
onların hidayet bulmalarına vesile olmaktır. Firavun ve çevresi ise Hz.
Musa'nın makam peşinde olduğunu, yeryüzünde büyüklük elde etmeye çalıştığını
düşünmüşler ve onu iktidarlarına bir rakip olarak görmüşlerdir. Allah bir
ayette Firavun'un çevresinin Hz. Musa'yı ve Hz. Harun'u nasıl suçladığını şöyle
bildirir:
Onlar: "Siz ikiniz, bizi
atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin
olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler.
(Yunus Suresi, 78)
Oysa, Hz. Musa ve Hz. Harun,
tüm diğer peygamberler ve samimi Müslümanlar gibi, asla dünyevi mevki ve
çıkarların peşinde olmamışlardır. Onlar insanlardan hiçbir ücret ve karşılık
beklemeden, sadece Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini isteyerek
insanları Allah'ın yoluna çağırmışlar ve onlara ahiret yurdunu
hatırlatmışlardır. Allah, "Kitap'ta Musa'yı da zikret. Çünkü o, ihlasa
erdirilmiş ve gönderilmiş (Resul) bir peygamberdi." (Meryem Suresi, 51)
ayetiyle, Hz. Musa'nın yalnızca Kendi rızasını arayan bir kul olduğunu haber
vermiştir. Ayrıca başka ayetlerde de, Hz. Musa'nın ve Hz. Harun'un, Allah'ın
salih kullarından oldukları şöyle haber verilmiştir:
Andolsun, Biz Musa'ya ve
Harun'a lütufta bulunduk. Onları ve kavimlerini o büyük üzüntüden kurtardık.
Onlara yardım ettik, böylece üstün gelenler oldular. Ve ikisine anlatımı-açık
kitabı verdik. Onları dosdoğru yola yöneltip-ilettik. Sonra gelenler arasında
da ikisine (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. Musa'ya ve Harun'a selam
olsun. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz ikisi,
Bizim mü'min olan kullarımızdandılar. (Saffat Suresi, 114-122)
Halkın Güvenliğini ve Huzurunu Tehdit
Ettiği İftirası
Firavun'un kullandığı
taktiklerden biri de Hz. Musa'yı ve Hz.
Harun'u her fırsatta ülke ve halk için önemli bir tehlike gibi
göstermekti. Bu yöndeki asılsız iftiralarıyla halkı, Hz. Musa aleyhine
kışkırtmaya çalışıyordu. Öyle ki Firavun Hz. Musa'yı, insanları
"yurtlarından sürüp çıkarmayı istemekle" suçlamıştı. Kuran
ayetlerinde Allah, Firavun'un, halkının önde gelenlerine şöyle seslendiğini
bildirir:
(Firavun,) Çevresindeki önde
gelenlere: "Bu" dedi, "Doğrusu bilgin bir büyücüdür. Büyüsüyle
sizi yurdunuzdan sürüp çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?" (Şuara Suresi,
34-35)
Bir başka ayette, ise
Firavun'un Hz. Musa'yı ve yanındakileri, halkı yurtlarından sürüp çıkarmak için
tuzak kurmakla suçladığı bildirilmektedir:
Firavun: "Ben size izin
vermeden önce O'na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı burdan
sürüp-çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir tuzaktır. Öyleyse siz (buna
karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz." (Araf Suresi, 123)
Firavun'un bu iftirası ile halkın
ve önde gelenlerin Hz. Musa'ya ve yanındakilere karşı cephe almalarını, onları
halkın gözünde hain olarak göstermek istediği açıktır. Ancak, Allah'ın vaat
ettiği gibi, müminlere kurulan tüm tuzaklar nasıl bozulduysa, Firavun'un bu
tuzağı da bozulmuştur:
Sonunda Allah, onların
kurdukları hileli-düzenlerinin kötülüklerinden onu korudu ve Firavun'un
çevresini de azabın en kötüsü kuşatıverdi. (Mümin Suresi, 45)
Hz. Musa'nın "Büyücülük"le Suçlanması
Firavun kibirinden dolayı, Hz.
Musa'nın getirdiği hak dini kabul etmemişti. Hz. Musa, Allah'ın varlığını ve
kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu göstermek için -Allah'ın izniyle- Firavun'a
birçok mucize gösterdi. Firavun buna rağmen iman etmediği gibi, halkın da
inanmasını engellemek için, Hz. Musa'yı büyücülükle ve sihir yapmakla suçladı.
Böylelikle Hz. Musa'nın söylediklerinin ve yaptıklarının doğru olmadığı, bunun
sadece insanları etkilemek için kullanılan yalancı bir sihir olduğu izlenimi
vermek istiyordu. Bu konu ayetlerde şöyle bildirilir:
Andolsun, Biz Musa'yı
ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik; Firavun'a, Haman'a ve Karun'a.
Ama onlar: (Bu,) Yalan söyleyen bir büyücüdür" dediler. (Mümin Suresi,
23-24)
Hz. Musa'nın ise, Firavun'un ve
önde gelenlerin bu iftiralarına şöyle cevap verdiği haber verilmektedir:
Musa: "Size hak geldiğinde
(böyle) mi söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler, kurtuluşa
ermezler" dedi. (Yunus Suresi, 77)
Büyücülük iftirası, Hz.
Musa'dan önce ve sonra, birçok mümine atılmış iftiralardan biridir. İlerleyen
bölümlerde "büyücülük" iftirasına uğramış diğer Müslümanlarla ilgili
Kuran'da bildirilenler de aktarılacaktır.
Yalancılık İftirası